1827-Walden-Ormanda_Yasham-Henry_David_Thoreau-Ayqut_Orkup-2014-382s.pdf

This preview shows page 1 out of 382 pages.

Unformatted text preview: Henry David Thoreau WALD EN Ormanda Yaşam Kedere bir övgü yazmak değil niyetim, sadece se­ her vaktinde tüneğinde dikilen bir horoz gibi kuvvetle ötmek ve komşularımı uyandırmak. Sayfa 1 03 - 7 İÇİNDEKİLER ı . Ekonomi . ıı 2. Nerede ve Niçin Yaşadım . . . . . . . . . .. . .. . .. . . . . . . . . . . . . . . 99 3 . Okumak . . . . ı20 4. Sesler ı34 5. Yalnızlık ı5 4 6. Ziyaretçiler ı 66 7. Fasulye Tarlası. . . ı 83 8 . Kasaba ı97 9. Göller . . . 205 ıo. Baker Çiftliği 23 6 ı 1 . Yüksek Yasalar . 246 ı2. Vahşi Komşular . 26ı ı 3 . Evin lsıtılması . . 277 14. Önceki Sakinler ve Kış Ziyaretçileri 296 ı5. Kış Hayvanları . . . .. . . . . . . . . . . . . .. . .. . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . 3 ı4 ı 6 . Gölde Kış . . 327 ı7. İ lkbahar 346 ı 8 . Sonuç . 368 ..................... ................... .................................. .......... . . . ...... ............. ........................................................... ..................................... ............... . . . ... ...................................... . . . . . . . . . ...... ................ ..................... ......................................................... . . . . . ................................ ...... .. .......... .............................. . . . . . .......... ........ .... ................................. ..................................... .................. ....... . . . .............. ........... ....... ..................................... ..... ........ ............................................. ......... ........ ................................ . . . . . . . 9 1 . EKONOMİ izleyen sayfaları, daha doğrusu bu sayfaların bü· yük bir kısmını yazdığım sırada ormanda, herhangi bir komşudan bir mil uzakta, Concord, Massachusetts'te bulunan Walden Gölü'nün kıyısında kendi inşa etti­ ğim bir evde tek başıma yaşıyordum ve hayatımı sade­ ce kendi el emeğimle kazanıyordum. Burada iki yıl ve iki ay boyunca yaşadım. Şimdiyse uygar hayatın için­ de yine bir misafir olarak bulunuyorum. Kasabarnın sakinleri, bazılarının münasebetsiz olarak nitelendireceği ama bana hiç de münasebetsiz gelmeyen, hatta koşullar göz önüne alındığında ga­ yet doğal ve münasip gelen yaşam biçimim hakkında oldukça ayrıntılı sorular sormamış olsa maceralarımı okuyucularıının gözüne böylesine sokmazdım. Kimi­ leri ne yediğimi, yalnız hissedip hissetmediğimi, kor­ kup korkmadığıını ve bunlara benzer başka sorular sordular. Diğerleri, gelirimin ne kadarını hayır işle­ rine ayırdığıını ve büyük aileleri olan kimileri ise kaç yoksul çocuğa yardımcı olduğumu öğrenmek için can atmaktaydılar. Bu yüzden, bu kitapta bu sorulardan bazılarını cevaplamaya girişmem halinde şahsıma özel 12 bir ilgi duymayan okurlarıının affına sığınırım.Çoğu kitapta "ben" yani birinci tekil şahıs bulunmaz, bu kitapta ise birinci tekil şahıs bulunacak; benlikçilik bakımından en önemli farklılık bu olacak. Genellikle bizler eninde sonunda konuşanın birinci tekil şahıs ol­ duğunu unuturuz. Kendim kadar iyi tanıdığım başka biri olsaydı kendim hakkında bu kadar çok konuşmaz­ dım . .Maalesef, deneyimlerimin kısıtlılığından dolayı bu konuyla sınırlı kalıyorum. Dahası ben kendi adı­ ma, her yazarın er ya da geç, sadece diğer insanların hayatları hakkında duymuş olduklarını değil, kendi hayatının basit ve samimi bir öyküsünü, uzaklardaki bir akrabasına yazacağı gibi bir öykü yazmasını bekle­ rim; çünkü eğer bu yazar açık yüreklilikle yaşadıysa, kesinlikle benden çok uzak topraklarda bulunmuş ol­ malı. Belki de bu sayfalar özellikle yoksul öğrencilere hitap etmekte. Okuyucularıının geri kalanı ise, bu kı­ sımların kendilerine de hitap ettiğini kabul edecektir. inanıyorum ki hiç kimse üzerine uyan ve kendisine fayda sağlayan bu ceketin dikişlerini esnetmeyecektir. Memnuniyetle, Çiniiierden ya da Sandwich Ada­ lılardan ziyade New England'da yaşadığı söylenen ve bu sayfaları okuyan sizleri ilgilendiren bir şeyler söy­ lemek isterim: İ çinde bulunduğunuz durum, özellik­ le dışarıdan göründüğü kadarıyla bu dünyadaki, bu kasabadaki durumunuz ve koşullarınız hakkında, bu koşulların ne oldukları, bu kadar kötü olmalarının ge­ rekip gerekmediği, iyileştirilip iyileştirilemeyecekleri hakkında konuşmak. Concord'u bir hayli gezdim ve her yerde; mağazalarda ve ofislerde ve tarlalarda şe­ hir sakinleri bana bin farklı hatırı sayılır yolla kefaret ödüyor gibi göründü. Dört koldan ateşe maruz kalmış bir şekilde oturup güneşin yüzüne bakan veya alevle­ rin üstünde, başları aşağıda olacak şekilde asılı duran veya "doğal pozisyonlarına geri dönmenin olanaksız hale geldiği ana kadar, bağazın kıvrılmasından dolayı sıvıların dışında hiçbir şeyin mideye ulaşamadığı şe­ kilde" omuzlarının üstünden göklere bakan veya bir ağacın altında yaşamları boyunca zincire vurulu halde yaşayan veya engin imparatorlukların genişliklerini tırtıllar gibi vücutlarıyla ölçen veya sütunların üstün­ de tek ayakları üzerinde dikilen Brahmanlar hakkında duyduklarım . . . Bu bilinçli kefaret biçimleri bile her gün tanık olduğum salınelere kıyasla hiç de inanılmaz ve şaşırtıcı gelmiyor. Herkül'ün on iki görevi kom­ şularıının üstlendiklerine kıyasla önemsiz görünüyor, çünkü Herkül'ün görevleri yalnızca on iki taneydi ve bu görevlerin bir sonu vardı; fakat bu insanların her­ hangi bir canavar öldürdüğünü veya yakaladığını ya da herhangi bir işlerini bitirdiğini hiçbir zaman göre­ medim. Bu insanların Hidra'nın başının kökünü sıcak bir demirle yakacak Iolas gibi arkadaşları yok, aksine bir baş ezilir ezilmez yerini iki tanesi alıyor. Talihsizlikleri elde etmesi kurtulmasından daha kolay tarlalar, evler, ağıllar, büyükbaş hayvanlar ve çiftlik araçları miras almış olmak olan genç adamla­ rı görüyorum; kasabarnın sakinlerini. Açık otlaklar­ da doğmuş ve bir kurt tarafından emzirilmiş olsalardı daha iyiydi, böylece içinde çalışmaya çağrıldıkları tar­ layı daha net gözlerle görebilirlerdi. Kim onları topra­ ğın serfleri haline getirdi? İ nsan yalnızca kendi payına düşen pisliği yemeye mahkum edilmişken niçin alt­ mış akrenin pisliğini yemeliler? Niçin doğar doğmaz kendi mezarlarını kazmaya başlamalılar? insanca bir 13 14 hayat yaşamalılar; önlerindeki her şeyi itmeli ve yapa­ bildikleri kadar devam etmeliler. Pislikleri hiç temiz­ lenmemiş yetmiş beş ayağa kırk ayak büyüklüğünde bir ağılın, yüz akrelik bir toprağın, işlenmiş tarlanın, biçilmiş ekinlerin, odağın ve ağaçlığın yükü altında neredeyse ezilmiş ve boğulmuş, bu yükü sürükleyen, hayat yolunda sürünen ne çok zavallı ölümsüz ruh­ la karşılaştım! Böyle miras alınmış gereksiz engeller­ le uğraşmayan paysızlar ise birkaç metre küplük eti boyunduruk altına almayı ve işlerneyi yeterli iş ola­ rak görür. Ancak, insanlar emeklerini yanlış yere sarf etmekte. İ nsanın büyük bir kısmı kısa bir süre sonra gübre olmak için toprağa karışır. İ nsanlar genellikle zaruret olarak adlandırılan, görünen bir kaderle işe alınır; eski bir kitabın dediği gibi, güve ve pasın çürü­ teceği ve hırsızların gelip çalacağı hazineler biriktirir. Daha önce değilse bile, hayatlarının sonunda farkına varacakları üzere bu bir alımağın yaşamıdır. Deucali­ on ve Pyrrha'nın, başlarının üstünden arkalarma taş­ lar fırlatarak insanları yarattığı söylenir: Inde genus durum sumus, experiensque laborum, Et documenta damus qua simus origine nati. Veya, Raleigh'in etkileyici bir şekilde kafiyelediği gibi, "İşte bu yüzden türümüz katı yürekli, acıya ve önemserneye dayanıklı, Bu da onaylamakta vücutlarımızın taştan gelen kökenlerini." Başlarının üzerinden arkalarma taşlar atıp bunla­ rın nereye düştüğünü görmeyen sakar kahinler için bu kadar kör itaat yeter. Çoğu insan, nispeten özgür olan bu ülkede bile, mutlak cehalet ve yanılgı sonucu, sahte kaygılarla ve gereksizce bayağı yaşam çabalarıyla öyle çok meşgul oluyor ki hayatın daha güzel meyvelerini toplayamı­ yor. Aşırı çalışma sonucu parmakları bu iş için çok sakar ve çok titrek bir hale geliyor. Hakikaten, çalışan insan emeği pazarda değer kaybedeceğinden gerçek bir bütünlük için ihtiyaç duyduğu boş vakte gün geç­ tikçe daha az sahip olabiliyor; insanlarla kurulan en insanca ilişkileri sürdürmeye zaman bulamıyor. Bir makineden başka bir şey olabilmeye zamanı yok. Bil­ gisini bu kadar sık kullanması gereken biri, gelişimi­ nin gerektirdiği cehaletini nasıl iyi hatırlayabilir? Onu yargılamadan önce, zaman zaman onu karşılık bek­ lemeksizin beslemeli ve giydirmeli ve samimiyetimiz­ le onu iyileştirmeliyiz. Doğamızın en iyi özellikleri, meyvelerin üzerindeki çiçekler gibi, sadece en nazik muameleyle korunabilir. Yine de, ne kendimize ne de başkalarına bu kadar nazik davranıyoruz. Hepimiz biliyoruz ki bazılarınız yoksul, zar zor yaşıyor, deyim yerindeyse kimi zaman zorlukla nefes alıyor. Bu kitabı okuyan bazılarınızın yemiş olduğu tüm yemekierin veya hızlıca eskimekte olan ya da çoktan eskimiş olan ceket ve ayakkabılarının parasını ödeyemeyecek bir durumda olduğuna ve bu sayfaya kadar ödünç alınmış veya çalınmış zamanı kullanarak, alacaklılarından bir saat çalarak gelmiş olduğuna hiç şüphem yok. Deneyimlerim sayesinde görme yetim sivrilmiş olduğundan çoğunuzun yaşadığı hayatın ne 15 16 kadar acımasız v e alçak olduğu benim için gayet açık: Hep sınırlar içinde kalmak, işe girmeye ve borçtan kurtulmaya çalışmak, Latinlerce, bazı paraları pirinç­ ten yapıldığı için, aes alienum,yani başkasının pirinci denilen oldukça eski bir bataklıkta debelenmek; can­ sızca yaşamak ve ölmek ve bu başkasının pirinciyle gömülmek; hep ödemeye söz vermek, yarın ödemeye söz vermek ve bugün borcunu ödeyememiş bir şekilde ölmek; yaltaklanmaya çalışmak, hapisle cezalandırılan suçlar dışında her şekilde para kazanmaya çalışmak; komşunuzu ayakkabılarını veya şapkasını veya ceketi­ ni veya arabasını yapmanıza ya da yiyeceklerini getirt­ menize ikna edebilmek için yalan söylemek, yalakalık yapmak, oy vermek, kendinizi bir nezaket kabuğuna sığdırmak veya zayıf ve buğulu bir cömertlik atmos­ ferine genişletmek; hastalık izniniz sırasında eski bir sandığa veya sıvanın arkasındaki zulanıza, ya da daha güvenli olarak bir tuğla yığınına saklayabileceğiniz ve aslında nerede sakladığınızın ve ne kadar olduğunun bir önemi olmayan bir şeyler biriktirebilmek için ken­ dinizi hasta etmek. Zenci Köleliği olarak adlandırılan iğrenç ama bir şekilde yabancı olan esaret biçimine az çok iştirak edecek kadar sersem olabilmemize zaman zaman şa­ şırıyorum; hem kuzeyi hem de güneyi esir eden bir­ çok kurnaz ve hilekar efendi bulunuyor: Güneyli bir köle gözetmeni altında çalışmak çok zor; kuzeyli bir köle gözetmeni altında çalışmak ise daha kötü; fakat en kötüsü kişinin kendi köle efendisi olması. İ nsanın kutsallığı hakkında konuşmaya devam edin! Gece ya da gündüz yolda, pazara gitmekte olan yük arabacısı­ na bir bakın; içinde herhangi bir kutsallık görebiliyor musunuz? En önemli amacı atiarına yem ve su ver­ mek! Nakliyat kazancıyla karşılaştırıldığında kaderi bu adama ne anlam ifade ediyor? Arabasını Squire Make-a-stir için sürmüyor mu? Bu adam ne kadar tanrısal, ne kadar ölümsüz? Nasıl sinip sinsice hare­ ket ettiğine, tüm gün nasıl belli belirsiz korktuğuna, ölümsüz veya kutsal değil; kendisi hakkındaki düşün­ cesinin, kendi eylemleriyle kazanmış olduğu şöhretin nasıl da esiri ve malıkumu olduğuna bir bakın. Diğer insanların düşünceleri, kendi düşüncelerimizle karşı­ laştırıldığında oldukça zayıf birer tirandır. Kişinin kaderini belirleyen, daha doğrusu gös­ teren kendisi hakkında düşündükleridir. Hayal gücü ve imgelemle dolu Batı Hint adalarında bile kendini özgürleştirme mümkün müdür? Orada bunu gerçek­ leştirebilecek bir Wilberforce 1 var mıdır? Sanki hiç gelmeyecekmiş gibi kaderlerindeki o son güne karşı yastık dokuyan hanımları da düşünün! Sanki sonsuz­ luğu ineitmeden zaman öldürülebilirmiş gibi! İ nsanların büyük çoğunluğu sessiz bir ümitsizlik­ le dolu hayatlar sürdürüyor. Tevekkül denilen, aslın­ da ümitsizliğin onaylanmasıdır. Ümitsiz şehirlerden ümitsiz kırlara gidip vizon ve misk farelerinin cesare­ tiyle avunmak zorunda kalıyoruz. İ nsanoğlunun sö­ züm ona oyunları ve eğlencelerinde bile kalıplaşmış fakat bilinçsiz bir ümitsizlik gizli. İ çlerinde hiç eğlen­ ce yok, çünkü eğlence işten sonra gelir.Ancak, ümit­ sizce davranmamak, bilgeliğin bir özelliğidir. i lmihal yönteminin sözcüklerini kullanacak olur1. William Wil beforce: 1759- 1833 yılları arasında yaşamış olan Britanya lı siyasetçi. Köleliğin ve köle ticaretinin sona erdirilmesi konusundaki çalışmalara öncülük etmiştir. 17 18 sak; insanın başlıca amacının ve hayatın hakiki gerek­ sinim ve araçlarının ne olduğunu düşündüğümüzde, sanki insanlar ortak yaşama biçimini herhangi başka bir biçime yeğledikleri için, bilerek seçmişler gibi gö­ rünür. Yine de içten bir şekilde başka bir seçenek kal­ madığına inanıyorlar. Ancak uyanık ve sağlıklı tabiatlı olanlar güneşin açık seçik doğduğunu hatırlarlar. Ön­ yargılarımızdan vazgeçmek için hiçbir zaman geç de­ ğildir. Hiçbir düşünce ve eylem biçimine, ne kadar ka­ dim olursa olsun, kanıt olmadan güvenemeyiz. Bugün herkesin tekrarladığı veya sessizce doğru olarak kabul ettiği şeyin yarın yanlış olduğu, kimilerinin tarlaları­ na yağmurlar yağdırarak bereket getireceğini sandığı şeyin aslında bir fikir dumanı olduğu ortaya çıkabilir. Eskilerin yapamayacağını söylediği şeyi deneyip yapa­ bildiğini görebilirsin. Eskiler için eski işler, yeni insan­ lar için ise yenileri. Eski insanlar bir zamanlar muhte­ melen ateşi yanar durumda tutmak için yeni yakacak toplamak gerektiğini bilmiyorlardı; yeni insanlar ise tencerenin altına küçük ve kuru bir tahta parçası koy­ dular ve tabiri caizse eski insanları öldürecek bir şekil­ de, dünyanın etrafını kuş hızıyla turladılar. Yaşlılık bir eğitmen için gençlikten daha iyi bir nitelik değildir, çünkü kayıpları kazancından daha fazladır. Neredey­ se en bilge kişinin bile yaşayarak mutlak değerde bir şeyler öğrendiğinden şüphe duyulabilir. Hakikaten de, yaşlının gence verebileceği önemli bir tavsiyesi yoktur, kendi deneyimleri oldukça kısmi ve hayatı da gayet sefil bir başarısızlık olmuştur ki sebebinin özel nedenler olduğuna inanmak zorundadır; içinde bu deneyimleriyle ters düşen bir inanç kalmış olabilir ve önceki hallerinden daha yaşlıdır. Otuz küsur yıldır bu gezegende yaşıyorum ve hala büyüklerimden değerli, değerliliği bir yana, samimi bir tavsiyenin ilk hecesini duymadım. Baha hiçbir şey söylemediler ve muhte­ melen de faydalı hiçbir şey söyleyemezler. İşte hayat, büyük bir kısmını denemediğim bir deneyim; fakat onların denemiş olmasının da bana bir faydası yok. Değerli acidettiğim bir tecrübe edindiysem bile, akıl hocalarıının hiç birinin bu konuda tek bir kelime dahi etmediğinden emin olabilirsiniz. Bir çiftçi bana dedi ki: "Sadece bitkisel gıda yiye­ rek yaşayamazsın, çünkü bitkisel gıdalar kemik oluşu­ mu için gerekli şeyleri sağlayamaz. " Bu yüzden de bir yandan bitkisel gıdalarla oluşmuş olan kemikleriyle tüm engellere rağmen kendisini ve sabanını hareket ettirebilen öküzlerinin arkasında hem yürüyüp hem konuşur, bir yandan da düzenli olarak gününün bir kısmını sistemine kemik hammaddesi sağlamak için ayırır. Bazı çevrelerde, en çaresiz ve hastalıklı olanlar arasında, bazı şeyler gerçekten de -yaşamsal birer ih­ tiyaçken; başka yerlerde sadece lüks, bazı yerlerdeyse hiç bilinmeyen şeylerdir. İ nsan yaşamının tüm temeli; hem yükseklikler, hem vadiler, hem de ilgilenilecek ve büyütülecek her şey bazılarına eski nesillerce incelenmiş gibi görünü­ yor. Evelyn'e göre, "Bilge Süleyman, ağaçların arasın­ daki uygun uzaklığın belirlenmesi için ferman vermiş­ tir ve Romalı Praetorlar, komşunun toprağına düşen palamutları toplamak için, mülke tecavüz etmeden, ne kadar sıklıkla komşunun mülküne girilebileceğini ve komşuya ne kadar pay verileceğini karara bağla­ mıştır." Hipokrat, tırnaklarımızı nasıl kesmemiz ge­ rektiğine dair bile açıklamalar bırakmıştır; tırnaklar, 19 20 parmakların ucuyla eşit olacak şekilde, ne daha uzun ne daha kısa kesilmelidir. Şüphe yok ki hayatın çeşitli­ liğini ve zevklerini tüketmiş olan sıkıcılık ve bıkkınlık Adem kadar eskidir. Ancak insanın kapasiteleri hiçbir zaman ölçülmemiştir; bu kadar az şey denenmişken geçmiş örneklere bakarak insanın neler yapabileceğini yargılayacak bir konumda da değiliz. Şu an dek ne kadar başarısız olmuşsan ol, "üzüntüye kapılma ço­ cuğum, kim el sürmemiş olduğun bir şeyden ötürü sorumlu tutabilir ki seni?" Hayatlarımızı binlerce ba­ sit sınavla deneyebiliriz, mesela fasulyelerimi olgun­ laştıran güneş aynı zamanda bizimkine benzeyen bir dünya sistemini aydınlatmakta. Eğer bunu hatırlamış olsaydım bazı hataları engelleyebilirdim. Fasulyeleri çapaladığım ışık bu değildi. Yıldızlar ne harika üç­ genlerin uç noktaları! Evrenin muhtelif köşelerinde­ ki hangi uzak ve farklı varlıklar aynı anda aynı şey üzerine kafa yoruyor! Doğa ve insan yaşamı bizim yasalarımız kadar çeşitli. Kim hayatın bir diğerine su­ nacağı ihtimalleri söyleyebilir? Bir an için birbirimizin gözlerinin içine bakmaktan daha büyük bir mucize gerçekleşebilir mi bizim için ? Dünyanın tüm çağlarını bir saat içinde yaşamalıyız; evet, çağların tüm dünya­ larında. Tarih, şiir, mitoloji ! Başka birinin deneyimle­ rine dair, bu kadar sarsıcı ve etkileyici olabilecek bir okuma daha bilmiyorum. Bütün ruhumla inanıyorum ki komşularıının iyi acidettiklerinin büyük bir kısmı kötüdür ve eğer piş­ manlık duyduğum herhangi bir şey varsa o da muhte­ melen iyi davranışımdır. Hangi iblis beni ele geçirip bu kadar iyi davranınama sebep oldu ? Düşünebilece­ ğin en bilgece şeyi söyleyebilirsin -yetmiş yıl boyunca her şekilde onursuzca yaşamış olan sen, ihtiyar! Tüm bunlardan uzaklaşmaya davet eden karşı konulmaz bir ses duyuyorum. Bir nesil adeta karaya vurmuş gemile­ ri terk eder gibi önceki neslin kurumlarını terk eder. Hiç çekinmeden, şu anda güvendiğimizden bir hayli fazla güvenebileceğimizi düşünüyorum. Dürüst bir şekilde başka yerlere bahşettiğimiz ilginin ken­ dimize duyduğumuz kadarından feragat edebiliriz. Doğa, gücümüze olduğu kadar zayıflığımıza da iyi uyum sağlar. Bazılarının hissettiği aralıksız tasa ve ge­ rilim neredeyse tedavi edilemez bir hastalık biçimidir. Yaptığımız işin önemini abartırız, fakat yine de bizim yapmadığımız o kadar çok şey var ki! Peki ya hasta­ lanıp yatağa düşersek? Ne kadar da açıkgözüz! Kaçı­ nabildiğimiz sürece inanca göre yaşamamaya kararlı, tüm gün boyunca tetikte olan biz geceleri istemeyerek dua edip kendimizi belirsizliklere adarız. Yaşamaya öyle içten ve derinlemesine mecburuz ki; yaşamımızı yüceltir ve değişim ihtimalini inkar ederiz. "Tek yol budur." de riz, fakat bir merkezden çizilebilecek çiz­ giler kadar çok yol vardır aslında. Tüm değişimler üzerine düşünülmesi gereken, her an meydana gelen birer mucizedir. Konfüçyüs, "Bildiğimiz şeyleri bildi­ ğimizi ve bilmediğimiz şeyleri bilmediğimizi bilmek; işte gerçek bilgi budur. " der. Kişi hayal gücünün olgu­ sunu anlayışının olgusuna indirgediğinde, nihayetin­ de tüm insanların hayatlarını bu temel üzerine kura­ cağını tahmin ediyorum. Bir an için bahsettiğim dert ve kaygıların çoğu­ nun ne hakkında olduğunu ve dertlenmemizin ya da en azından dikkatli olmamızın ne kadar gerekli oldu­ ğunu düşünelim. Bir medeniyetin ortasında bile olsa, 21 22 basit ve yabani bir hayat yaşamak temel yaşamsal ihti­ yaçları ve bu ihtiyaçları gidermek için hangi yöntem­ lerin kullanıldığını öğrenmek açısından yararlı ola­ caktır. Hatta insanların dükkaniardan en çok ne satın aldıklarını, dükkaniarda nelerin depolandığını; yani en temel ihtiyaçların neler olduğunu görmek için tüc­ carların eski ticari kayıtlarına bakmak da gayet faydalı olabilir. Çünkü nasıl kemiklerimiz muhtemelen ata­ larımızın kemiklerinden ayırt edilemeyecekse, çağlar boyunca meydana gelen gelişmeler de insan varlığının temel yasalarını çok az etkilemiştir. Yaşamsal ihtiyaçlar sözüyle insanın kendi çaba­ sıyla elde ettiği, ilk kullanıldığı andan itibaren veya uzun süreli kullanım sonucu insan hayatı açısından oldukça önemli hale gelmiş ve sadece çok az kişinin yabanilikten, fakirlikten ya da kişisel felsefeden dolayı vazgeçmek istediğ...
View Full Document

  • Left Quote Icon

    Student Picture

  • Left Quote Icon

    Student Picture

  • Left Quote Icon

    Student Picture