Brown, Dan - Da Vinci Sifresi - KİTABIN ORİJİNAL ADI T...

Info icon This preview shows page 1. Sign up to view the full content.

View Full Document Right Arrow Icon
This is the end of the preview. Sign up to access the rest of the document.

Unformatted text preview: KİTABIN ORİJİNAL ADI T HE DA V İ NC İ C ODE YAYIN HAKLARI 2 003 DAN BROWN © AKÇALI TELİF HAKLARI AJANSİ ALTİN KİTAPLAR YAYINEVİ VE TİCARET A.Ş. © BASKI 1 . BASIM / EK İ M 2003 AKDENİZ YAYINCILIK A.Ş. Matbaacılar Sitesi No: 83 Bağcılar İstanbul BU KİTABIN HER TÜRLÜ YAYIN HAKLARI FİKİR VE SANAT ESERLERİ YASASI GEREĞİNCE ALTIN KİTAPLAR YAYINEVİ VE TİCARET A.Ş.'YE AİTTİR I SBN 9752104037 ALTIN KİTAPLAR YAYIN EVİ Celâl Ferdi Gökçay Sk. Nebioğlu İşhanı Cağaloğlu-İstanbul Tel: 0.212.513 63 65/526 80 12 0.212.5206/246/513 65 18 Faks: 0512.526 8011 http://www.altinkitaplar.com.tr [email protected] ŞİFRESİ DAN BROWN TÜRKÇESİ PETEK DEMİR YİNE BLYTHE İÇİN... HER ZAMANKİNDEN DAHA FAZLA Teşekkür Öncelikle, bu proje üzerinde bunca çaba sarf ettiği ve kitabın ne hakkında olduğunu tam anlamıyla kavradığı için, dostum ve editörüm Jason Kaufman'a teşekkür ederim. Da Vinci Şifresi'nin yorulmak bilmez şampiyonu, olağanüstü temsilcim ve güvenilir dostum Heide Lange'a teşekkür ederim. Doubteday'deki harika takıma cömertliği, inancı ve fevkalade rehberliğinden ötürü duyduğum minneti kelimelerle ifade edemem. Bu kitaba başından beri inanan Bill Thomas ve Steve Rubin'e özellikle teşekkür ederim. Ayrıca yayınevindeki ilk destekçilerim, Michael Palgon, Suzanne Herz, Janelle Moburg, Jackie Everly ve Adrienne Sparks liderliğindeki gruba, Doubleday'in satış bölümündeki yetenekli insanlarına ve o harika ceket için Michael Windsor'a teşekkür ederim. Bu kitabın araştırma aşamasındaki cömert yardımlarından ötürü, Louvre Müzesi'ne, Fransa Kültür Bakanlığı'na, Gutenberg Projesi'ne, Fransa Milli Kütüphanesi'ne, Gnostic Cemiyeti Kütüphanesi'ne, Louvre'un Tabloları İnceleme ve Belgeleme Servisi Bölümü'ne, Catholic World Haber'e, Greenwich Kraliyet Rasathanesi'ne, Londra Arşiv Derneği'ne, Westminster Abbey'deki Resmi Belge Koleksiyonu'na, John Pike ve Amerikan Bilim Adamları Federasyonu'na, Opus Dei içindeki tecrübeleriyle ilgili gerek olumlu gerek olumsuz hikâyelerini paylaşan beş (üç faal, iki eski) Opus Dei üyesine teşekkürlerimi sunarım. Ayrıca araştırma yaptığım kitapları bulup sunan Water Street Kitabevi'ne, Altın Oran ve Fibonacci Dizimi konusundaki yardımlarından ötürü matematik öğretmeni ve yazar babam Richard Brown, Stan Flanton, Sylvie Baudeloque, Peter McGuigan, Francis Mclnerney, Margie Wachtel, André Vernet, Anchorball Web Media'daki Ken Kelleher, Cara Sottak, Karyn Popham, Esther Sung, Miriam Abromowitz, William Tunstall-Pedoe ve Griffin Wooden Brown'a minnettarım. Ve son olarak, kutsal dişilere bunca yüklenen bir romanda, hayatıma etkisi olan iki olağanüstü kadından bahsetmemek nankörlük olurdu. Bunlardan ilki annem, Connie Brown yazı ortağım, beni yetiştiren kadın, müzisyen ve örnek aldığım kişi. Ve eşim Blythe -sanat tarihçisi, ressam, editörlerin en iyisi ve şüphesiz tanıdığım en yetenekli kadın. GERÇEK: Sion Tarikatı —1099 yılında kurulmuş olan gizli Avrupa cemiyeti- gerçek bir topluluktur. 1975 yılında Paris'in Milli Kütüphanesi, Sir Isaac Newton, Botticelli, Victor Hugo ve Leonardo da Vinci de dahil olmak üzere, Sion Tarikatı'nın sayısız üyelerinin isimlerini içeren, Les Dossiers Secrets * diye bilinen parşömenleri ortaya çıkarmıştır. Opus Dei olarak bilinen Vatikan Piskoposluğu, beyin yıkama, baskı ve "bedensel çile" denen tehlikeli bir ibadet yapıldığına dair tartışmalar yaratan, koyu dindar bir Katolik mezhebidir. Opus Dei'nin, New York'ta 243 Lexington Caddesi'ndeki 47 milyon dolara mal olan Dünya Merkez Bürosu'nun inşaatı henüz tamamlanmıştır. Bu romanda bahsi geçen tüm sanat eserleri, mimari yapılar, belgeler ve gizli ayinler gerçektir. * Gizli dosyalar. Önsöz Louvre Müzesi, Paris 22.46 Meşhur Müze Müdürü Jacques Sauniére, müzedeki Büyük Galeri'nin kemerli geçidinde sendeledi. Görebildiği en yakın tabloya, bir Caravaggio'ya doğru hamle yaptı. Varakl çerçeveyi kavrayan yetmiş altı yaşındaki adam, sanat şaheserini duvardan çıkıncaya dek kendine doğru çekti ve Sauniére, tablonun altına sırtüstü yığıldı. Yakınlardaki demir parmaklıklı kapı, tahmin ettiği gibi, gürültülü sesler çıkartarak indi ve salonun girişini kapattı. Parke zemin sallanmıştı. Uzak bir mesafede alarm zilleri çalmaya başlamıştı. Soluk soluğa kalan müze müdürü, bir süre hareketsiz kalarak nefesini dengelemeye çalıştı. Tablonun altından sürünerek çıktı ve kendine saklanacak uygun bir yer aradı. Tüylerini ürpertecek kadar yakından gelen bir ses duydu. "Kıpırdama." Elleriyle dizlerinin üstünde duran müze müdürü donakalmıştı. Yavaşça başını çevirdi. Kilitli kapının dışında, yalnızca beş metre ötede, ona saldıran kişinin devasa silueti durmuş, demir parmaklıklar arasından bakıyordu. Hortlak gibi solgun bir yüze ve beyaz saçlara sahip, uzun boylu, iri cüsseli biriydi. Koyu kırmızı gözbebeklerini pembe iris çevreliyordu. Albino ceketinden çıkardığı silahın namlusunu, parmaklıklar arasından müze müdürüne doğrulttu. "Kaçmamalıydın." Aksanının nereye ait olduğunu anlamak kolay değildi. "Şimdi bana nerede olduğunu söyle." Galerinin zemininde savunmasız bir halde çömelen müze müdürü, "Sana daha önce de söyledim," diye kekeledi. "Neden bahsettiğin hakkında hiç fikrim yok!" "Yalan söylüyorsun." Hayalet gözlerindeki pırıltı dışında kıpırtısız duran adam, ona baktı. "Sen ve kardeşlerin, size ait olmayan bîr şeye sahipsiniz." Müze müdürü adrenalinin arttığını hissetmişti. Adam bunu nasıl biliyor olabilirdi? "Bu gece gerçek koruyucularına iade edilecek. Bana saklandığı yeri söylersen yaşarsın." Adam silahı müze müdürünün başını hedef alacak şekilde doğrulttu. "Bu, uğruna öleceğin bir sır mı?" Sauniére nefes alamıyordu. Adam başını yan yatırarak, silahın namlusundan dikkatle baktı. Sauniére kendini savunarak ellerini kaldırdı. Yavaşça, "Bekle," dedi. "Sana öğrenmek istediğin şeyi söyleyeceğim." Müze müdürü ardından gelen kelimeleri özenle seçti. Söyledikleri, hiçbir zaman ihtiyaç duymamayı ümit ederek, defalarca tekrar ettiği bir yalandan ibaretti. Müze müdürü konuşmayı bitirdiğinde, saldırganı kendinden emin bir ifadeyle gülümsedi. "Evet. Diğerleri de bana aynen bunları söylemişti." Sauniére pes etmişti. Diğerleri? Dev adam, "Diğerlerini de bulmuştum," diye alay etti. "Üçünü birden. Az önce söylediklerini teyit ettiler." Bu doğru olamazdı! Diğer üç sénéchaux'un kimliğiyle birlikte müze müdürünün gerçek kimliği, sakladıkları eski sır kadar kutsaldı. Sauniére şimdi, sénéchaux’larının katı kuralları takip ederek, kendi ölümlerinden önce aynı yalanı söylediklerini anlıyordu. Bu, protokolün bir parçasıydı. Saldırgan bir kez daha silahıyla nişan aldı. "Sen öldüğünde, geriye gerçeği bilen tek kişi ben kalacağım." Gerçek. Müze müdürü bir anda, durumun gerçek dehşetini kavramıştı. Ben ölürsem, gerçek sonsuza dek yok olacak. İçgüdüsel olarak, korunmak için sürünmeye çalıştı. Silah patladığında, müze müdürü midesine giren merminin yakıcı ısısını hissetti. Yüzüstü düştü... acıya karşı mücadele veriyordu. Sauniére yavaşça döndü ve parmaklıkların arkasında, saldırganının bulunduğu yere doğru baktı. Adam şimdi Sauniére'in başına öldürücü bir nişan almıştı. Sauniére gözlerini kapattı, düşüncelerinde korku ve pişmanlık fırtınaları kopuyordu. Boş bir mermi kovanından gelen ses, koridorda yankılandı. Müze müdürünün gözleri aniden açılmıştı. Adam neredeyse şaşkın bir ifadeyle bakışlarını silahına indirdi. İkinci kez ateş etmeye yeltendi ama sonra Sauniére'in karnına bakıp sırıtarak, vazgeçti. "Buradaki işim bitti." Müze müdürü başını eğdiğinde, beyaz pamuklu gömleğindeki kurşun deliğini gördü. Göğüs kemiğinin birkaç santim altında, ince bir kan dairesiyle çevrelenmişti. Midem. Kurşun, kalbini insafsızca sıyırmıştı. Bir Cezayir Savaşı gazisi olduğundan, müze müdürü bu korkunç uzun ölüme daha önce tanık olmuştu. Mide asitleri göğüs boşluğuna sızıp, onu içten içe yavaşça zehirlerken on beş dakika can çekişecekti. Adam, "Acı iyidir bayım," dedi. Ardından gitti. Artık yalnız kalan Jacques Sauniére, bakışlarını bir kez daha demir kapıya yöneltti. Kapana kısılmıştı ve kapılar en azından yirmi dakika daha açılmayacaktı. Bu süreden sonra yanına varan kişi ancak ölüsünü bulabilirdi. Buna rağmen, artık duyduğu korku, ölmekten çok daha büyük bir korkuydu. Sırrı birine aktarmalıyım. Güçlükle doğrulurken, öldürülen diğer üç kardeşini hayal etti. Kendilerinden önceki nesli düşündü... göreve getirilecek kadar güvenilen bu insanları. Kırılmayan bir bilgi zinciri vardı. Artık, tüm tedbirlere... tüm şaşırtmacalara rağmen, Jacques Sauniére geriye kalan tek halka ve saklanan en güçlü sırlardan birinin tek koruyucusuydu. Titreyerek ayağa kalktı. Bir yolunu bulmalıyım... Büyük Galeri'de kısılıp kalmıştı ve yeryüzünde meşaleyi devredebileceği tek bir kişi vardı. Sauniére zengin hapishanesinin duvarlarına göz gezdirdi. Dünyanın en ünlü tablolarından oluşan koleksiyon, ona eski bir dost gibi gülümsüyordu. Yüzünü acıyla buruşturarak, tüm gücünü topladı. Önündeki vahim görevin, geriye kalan hayatının tüm saniyelerini alacağını biliyordu. 1 Robert Langdon yavaşça uyandı. Karanlıkta bir telefon çalıyordu, tiz ve tanıdık gelmeyen bir zil sesiydi. Başucundaki lambaya doğru uzanıp açtı. Gözlerini kısarak etrafa baktığında, XVI. Louis tarzı mobilyalarla döşenmiş, duvarlarında el boyaması freskler ve maundan yapılmış devasa bir yatak bulunan, lüks bir Rönesans yatak odası gördü. Hangi cehennemdeyim? Şifoniyerin üstünde duran koyu kırmızı bornozun üstünde, HOTEL RITZ PARİS etiketi vardı. Sis perdesi yavaşça kalkmaya başlamıştı. Langdon ahizeyi kaldırdı. "Alo?" Bir erkek sesi, "Bay Langdon?" dedi. "Umarım sizi uyandırmamışımdır." Langdon sersemlemiş bir halde başucundaki saate baktı. 00.32'yi gösteriyordu. Yalnızca bir saattir uyuyordu ama kendini ölü gibi hissediyordu. "Resepsiyondan arıyorum efendim. Rahatsız ettiğim için özür dilerim, fakat bir ziyaretçiniz var. Acil olduğu konusunda ısrar ediyor." Langdon hâlâ kendine gelememişti. Bir ziyaretçi mi? Bakışları, komodinin üstündeki buruşuk el ilanına sabitlendi. PARİS AMERİKAN ÜNİVERSİTESİ İftiharla sunar! HARVARD ÜNİVERSİTESİ, DİNİ SİMGEBİLİM PROFESÖRÜ ROBERT LANGDON ile BİR AKŞAM Langdon inledi. Bu akşamki seminer Chartres Katedrali taşları arasına saklanmış bazı pagan sembolleri ile ilgili bir dia gösterisi seyirciler arasındaki bazı muhafazakâr tipleri kızdırmış olmalıydı. Herhalde koyu dindar bir alim, biraz kavga etmek için onu kaldığı yere kadar takip etmişti. Langdon, "Üzgünüm," dedi. "Ama çok yorgunum ve..." Ses tonunu alçaltıp, fısıldayarak konuşan resepsiyon görevlisi, "Fakat efendim," diye ısrar etti. "Ziyaretçiniz önemli bir adam." ' Langdon biraz duraksadı. Dini tablolar ve simgebilim kültü hakkında yazdığı kitaplar onu sanat dünyasında istemese de ünlü biri haline getirmişti. Üstelik geçen yıl Vatikan'da karıştığı ve genişçe haber yapılan hadise, ününü yüzlerce kez artırmıştı. O günden beri kapısına dayanan kendini beğenmiş tarihçilerle, sanat meraklılarının arkası kesilmiyordu. Nezaketi elden bırakmamaya özen gösteren Langdon, "Rica etsem," dedi. "Bu kişinin ismini ve telefon numarasını alıp salı günü Paris'ten ayrılmadan önce kendisini arayacağımı söyleyebilir misiniz? Teşekkür ederim." Resepsiyon görevlisi itiraz edemeden telefonu kapattı. Artık yatakta oturan Langdon, kapağında IŞIKLAR ŞEHRİNDE BEBEKLER GİBİ UYUYUN. PARİS RITZ'DE UYKU, diyerek övünen Misafir İlişkileri Broşürü'ne kaşlarını çatarak baktı. Arkasını dönüp, odanın diğer ucundaki boy aynasına yorgun gözlerle baktı. Karşısında ona bakan adam -saçları dağılmış ve bitkin- bir yabancıydı. Tatile ihtiyacın var Robert. Geçen yıl ondan çok şey götürmüştü ama aynaların bunu ispat etmesi hoşuna gitmiyordu. Genelde sert bakan gözleri bu gece bulanık ve içine çökmüş görünüyordu. Kirli sakalı çenesini ve gamzeli yanaklarını örtmüştü. Şakaklarındaki griler artmaya, simsiyah saçlarının içlerine sokulmaya başlamıştı. Bayan meslektaşları, gri saçların bilim adamı görüntüsünü vurguladığı hususunda ısrar etseler de, Langdon durumu çok daha iyi anlıyordu. Boston Magazine beni böyle bir görseydi. Geçen ay Boston Magazine, Langdon'ı mahcup ederek onun ismini, en fazla merak uyandıran on kişi arasında yazmıştı... ne işe yaradığı anlaşılmaz bu onur onu, Harvard'lı meslektaşlarının attığı taşların hedefi haline getirmişti. Bu gece, evden dört bin beş yüz kilometre uzakta, bu paye onu kendi verdiği seminerde avlamak üzere yeniden yüzeye çıkmıştı. Paris Amerikan Üniversitesi'nin, Dauphine Salonu'ndaki ev sahibesi, "Bayanlar baylar..." diye duyurmuştu. "Bu akşamki konuğumuzun tanıtılmaya ihtiyacı yok. Kendisi sayısız kitabın yazandır: Gizli Mezheplerin Sembolojileri, Illuminati Sanatı, İdeogramların Kaybolan Dili ve Dini İkonoloji kitaplarının yazarı olduğunu söylediğimde abartmış sayılmam. Pek çoğunuz sınıflarda onun yazdığı kitapları okuyorsunuz." Kalabalıktaki öğrenciler hararetle başlarını salladılar. "Bu gece kendisini etkileyici özgeçmişini anlatarak tanıtmayı planlamıştım. Ama..." Muzip bakışlarını sahnede oturan Langdon'a çevirmişti. "Dinleyicilerden biri az önce bana çok daha fazlasını verdi... ilginç bir tanıtıma ne dersiniz?" Boston Magazine'in bir kopyasını elinde tutuyordu. Langdon korkuyla irkilmişti. Bunu hangi cehennemden buldu? Ev sahibesi budala makaleden seçtiği pasajları okudukça, Langdon sandalyesinde biraz daha büzülüyordu. Otuz saniye sonra kalabalık sırıtmaya başlamıştı ve kadının susmaya niyeti yoktu. "Ayrıca Bay Langdon'ın, geçen yıl Vatikan'daki kardinaller meclisinde aldığı alışılmadık rol konusunda konuşmayı reddetmesi ona merak sayacında daha büyük puanlar kazandırıyor." Ev sahibesi kalabalığı kışkırtıyordu. "Daha fazlasını duymak ister misiniz?" Kalabalık alkışladı. Kadın yeniden makaleye daldığında, Langdon adeta yalvarıyordu. Biri onu durdursun. "Bazı genç onur konuklarımız gibi yakışıklı ve seksi olmasa da, kırklı yaşlarındaki bu akademisyende bilimsel çekicilikten daha fazlası var. Onun büyüleyiciliği, bayan meslektaşlarının 'kulaklara çikolata' diye nitelendirdiği, alçak ve bariton sesinde yatıyor." Salon kahkahaya boğulmuştu. Langdon gülümsemek için kendini zorladı. Bundan sonra ne olacağını biliyordu "Harris tüviti giyen Harrison Ford" ile ilgili saçma sapan bir dize ve o akşam Harris tüvitiyle, balıkçıyaka Burberry'sini giymenin sakıncası olmayacağı sonucuna varmış olduğundan, müdahale etmeye karar vermişti. Langdon zamansız bir anda ayağa kalkıp, onu podyumun kenarına iterken, "Teşekkürler Monique," dedi. "Gerçekten de Boston Magazine'in uydurma hikâyeler yazmakta üstüne yok." Utangaç bir tavırla içini çekerek dinleyicilere döndü. "O makaleyi kimin getirdiğini öğrenebilirsem, konsolosluktan sınırdışı etmesini isteyeceğim." Kalabalık gülmüştü. "Pekâlâ, arkadaşlar hepinizin bildiği gibi, bu akşam sembollerin gücü hakkında konuşmak için buradayım..." Langdon'ın otel odasında çalan telefonunun sesi, bir kez daha sessizliği bölmüştü. Kulaklarına inanamayarak homurdandı ve telefonu açtı. "Evet?" Tahmin ettiği gibi, arayan resepsiyon görevlisiydi. "Bay Langdon, tekrar özür dilerim. Misafirinizin şu an odanıza doğru gelmekte olduğunu bildirmek için aradım. Sizi uyarmam gerektiğini düşündüm." Langdon artık iyice ayılmıştı. "Odama birini mi gönderdin?" "Özür dilerim efendim, ama böyle bir adam... onu durduracak yetkim yok." "Bu adam tam olarak kim?" Ama resepsiyon görevlisi telefonu kapatmıştı. Hemen ardından Langdon'ın kapısında güçlü bir yumruk sesi duyuldu. Ayak parmaklarının sabun köpüğü gibi yumuşak halıya gömüldüğünü hisseden Langdon yataktan güçlükle kalktı. Otel bornozuna sarınıp, kapıya gitti. "Kim o?" "Bay Langdon? Sizinle konuşmam gerekiyor." Adamın aksanlı bir İngilizcesi vardı. Sesi tiz ve otoriterdi. "İsmim Teğmen Jerome Collet. Adli Polis Merkezi'nden." Langdon duraksadı. Adli polis mi? DCPJ, ABD'deki FBI'ın dengiydi. Langdon zincirini çıkarmadan kapıyı birkaç santim araladı. Karşısında durmuş ona bakan yüz, ince ve temizdi. Son derece zayıf olan bu adam, resmi görünüşlü mavi bir üniforma giyiyordu. Ajan, "İçeri girebilir miyim?" diye sordu. Yabancının feri sönmüş gözleri kendisine bakarken Langdon ne yapacağına karar veremedi. "Ne hakkındaydı?" "Yüzbaşım, özel bir meselede sizin uzmanlığınıza başvurmak istiyor." "Şimdi mi?" Langdon ağzından çıkacaklara hâkim oldu. "Saat gece yarısını geçti." "Bu gece Louvre Müzesi müdürüyle randevunuz olduğu doğru mu?" Langdon birden kaygılandı. O ve saygın Müze Müdürü Jacques Sauniére, Langdon’ın o akşamki seminerinden sonra buluşmayı planlamışlar, ama Sauniére randevuya gelmemişti. "Evet. Bunu nasıl bildiniz?" "Randevu defterinde isminize rastladık." "Umarım her şey yolundadır." Ajan derin bir iç çekti ve kapının dar aralığından Polaroid fotoğrafı uzattı. Langdon fotoğrafı görünce, tüm vücudu kaskatı kesildi. Langdon tuhaf resme bakarken, ilk başta duyduğu tiksinme ve şok, yerini gittikçe büyüyen bir öfkeye bırakıyordu. "Kim böyle bir şey yapmış olabilir?" "Simgebilim konusundaki bilginiz ve onunla buluşma planınızı göz önünde bulundurarak, bu soruyu yanıtlamamıza sizin yardımcı olacağınızı ümit ediyorduk." Langdon resimden gözlerini ayırmıyordu. Duyduğu dehşete şimdi bir de korku eklenmişti. Dehşet verici ve son derece garip fotoğraf, huzurunu bozan bir déjâ vu hissi veriyordu. Bir yıl kadar önce Langdon'ın e!ine bir cesedin fotoğrafı geçmiş ve kendisinden benzeri bir yardım istenmişti. Yirmi dört saat sonra, Vatikan şehrinde neredeyse hayatını kaybediyordu. Bu fotoğraf tamamıyla farklıydı ama yine de senaryodaki bir şey rahatsızlık verecek derecede tanıdık geliyordu. Ajan saatine baktı. "Yüzbaşım bekliyor efendim." Langdon, onu güçlükle duymuştu. Gözleri hâlâ resme dikilmiş duruyordu. "Buradaki sembol ve vücudunun o kadar tuhaf..." Ajan, "Duruşu mu?" diye sordu. Langdon başını salladı. Kafasını kaldırırken ürperdiğini hissetti. "Bunu yapacak kişiyi hayal edemiyorum." Ajan serinkanlı görünüyordu. "Anlamıyorsunuz Bay Langdon. Bu fotoğrafta gördüklerinizi..." Duraksadı. "Bay Sauniére kendi yaptı." 2 Bir kilometre ötede, Silas isimli hantal Albino, Rue La Bruyere'deki lüks taş konutun ön kapısından topallayarak geçti. Uyluklarının hemen üstüne taktığı kancalı keçe kemer, etine iyice gömülmüştü ve ruhu, efendisine hizmette bulunmuş olmanın verdiği tatminle mutluluktan uçuyordu. Acı iyidir. Konuta girince, kırmızı gözleri lobiyi taradı. Boştu. Arkadaşlarını' uyandırmamak için, merdivenleri sessizce çıktı. Yatak odasının kapısı açıktı; burada kilitlemek yasaktı. İçeri girerek, kapıyı arkasından kapattı. Oda sade döşenmişti. Kaba tahta zeminde yatak olarak kullanılan hasır ve çam ağacından bir şifoniyer vardı. Bu hafta burada misafirdi, New York'ta ise yıllarca benzeri bir mabette kutsanmıştı. Tanrı bana barınak ve hayatım için bir amaç verdi. Silas bu gece borcunu geri ödemeye başladığını hissediyordu. Hemen şifoniyerin yanına giderek, en alt çekmecedeki cep telefonunu alarak, bir numara çevirdi. Bir erkek sesi, "Evet?" diye cevap verdi. "Öğretmen'im, döndüm." Ondan haber almaktan hoşnut olduğu anlaşılan ses, "Konuş," diye buyurdu. "Dördü de öldü. Üç sénéchaux... ve Büyük Üstat'ın kendisi." Sanki dua etmek için ayrılmış, kısa bir sessizlik yaşandı. "O halde, herhalde bilgiyi almışsındır, değil mi?" "Dördünün söylediği birbirini tutuyor. Ayrı ayrı konuştular." "Ve sen de onlara inandın mı?" "Söyledikleri rastlantı olamayacak kadar birbirini tutuyor." Heyecanlı bir nefes sesi. "Mükemmel. Kardeşliğin gizlilik konusundaki namının d...
View Full Document

{[ snackBarMessage ]}

What students are saying

  • Left Quote Icon

    As a current student on this bumpy collegiate pathway, I stumbled upon Course Hero, where I can find study resources for nearly all my courses, get online help from tutors 24/7, and even share my old projects, papers, and lecture notes with other students.

    Student Picture

    Kiran Temple University Fox School of Business ‘17, Course Hero Intern

  • Left Quote Icon

    I cannot even describe how much Course Hero helped me this summer. It’s truly become something I can always rely on and help me. In the end, I was not only able to survive summer classes, but I was able to thrive thanks to Course Hero.

    Student Picture

    Dana University of Pennsylvania ‘17, Course Hero Intern

  • Left Quote Icon

    The ability to access any university’s resources through Course Hero proved invaluable in my case. I was behind on Tulane coursework and actually used UCLA’s materials to help me move forward and get everything together on time.

    Student Picture

    Jill Tulane University ‘16, Course Hero Intern